GARİP biriydi demesem bu gerçekten çok garip olur.
Söyleyeceğini direk söylemek yerine sürekli benzetmeler ve göndermelerde bulunmayı tercih ederdi. Bazen bir şarkı dizesi, bazen bir türkünün nakarat kısmını seslendirerek duygularını ifade etmeye çalışırdı. “Bu nereden çıktı şimdi?” diyebileceğiniz bir hikâye anlatmaya başlardı ama sonunu sabırla beklemeyi başarabildiğinizde mevzuyu öyle bir yerde düğümleyip bırakırdı ki, bir daha aklınızdan kolayca çıkıp gidemezdi. Kendince bir retoriği vardı yani. Şiir elbette baş köşede otururdu her zaman.
Az daha unutacaktım, anlattıkları temsil mi yoksa gerçeğin örtük anlatımı mı karar veremediğimiz vakitler olurdu. Bocalardık. Kimi bir misal olarak kalırken kimi de somutlaşıp açığa çıkardı.
…
“YAĞMUR ormanlarının selamı var” diye söze başlardı genellikle. Biz henüz mukabele edemeden hızlıca elini götürüp kalbinin üzerine koyar ve başını hafifçe öne eğerek coşkuyla “Ve aleykümselam” derdi. Tersi durumlara da şahit etlik. Muhabbetin en cafcaflı anında birdenbire ağa kalkar ve “Yağmur ormanları selamı kesti” diyerek hızlıca uzaklaşıp giderdi. Bir süre ortalarda görünmez daha sonra avdet ederdi. Şaşırıp kalırdık gidiş şekline de geliş tarzına da…
Ama her hâlükârda orijinaldi. Organik bir insandı.
…
BÜYÜKLENMECİ değildi onca meziyetine rağmen. Bir defasında bu hususu dile getiren bir arkadaşımıza “Meziyetse vereni var yiğidim” diye cevap vermişti.
Demek ki, verileni görüp vereni görmemek yanlıştı. Adam bizim tam tersimizdi kısacası. Bizler hamlık alt mertebesinde hayat sürdüğümüz için vereni görmediğimiz gibi sadece kendi kazancımız sayma gafletinin arsız pehlivanlarıydık.
…
VASFINI tarif et derseniz ilk olarak aklıma kalp temizliğinin yürüyen temsilcisidir demek gelir. Onunla konuşmak gönlünüzün üzerine çöreklenmiş karanlık bulutları dağıtıp güneşinizi açığa çıkarırdı. Saflık, berraklık abidesiydi âdeta. Kirlenmiş dünyada nasıl bu kadar sütbeyazı kalabildiğine hayret ederdiniz.
Yapaylığın zerresine bile rastlayamazdınız onda. Toz kadarına bile… Ama vardır illaki bir sırrı. Yeter ki biz niyetimizi sahih tutalım ve buna gayret gösterelim.
…
BEREKETLİYDİ muhabbeti. Doğurgandı.
Onu dinledikten sonra eve döndüğümde zihnimde kalanları bile defterimde kaç sayfayı doldururdu.
Kızgınlıkları bile masumdu. Bir alev gibi gelip geçer ama yakmazdı. Uyarırdı sadece. Umutsuz olduğunu, karalar bağladığını hiç görmedim. “Yağmur ormanları selamını kesti” diyerek kalkıp giderdi ama işin sırrını çözemediğim için bu şekilde yaftalayamam. Belki bu davranışıyla yine bize bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama anlayan kim…
…
ÖFKE ateşimizi düşürürdü. Ne zaman birine hırslanarak yanına varıp anlatsak kısa bir süre sonra pamuğa dönmüş olarak ayrılırdık. Harlamaz, söndürürdü. Ateş düşürücü bir etkisi vardı yani.
Üstünde beyaz önlüğü yoktu ama o bizim manevi doktorumuzdu. Kalbî marazlarımıza manevi merhemler sürerdi. İlmimizi, bilgimizi, fikrimizi, hissiyatımızı destekleyici, aşkımızı arttırıcı takviyeler yapardı sessizce. Vitaminsiz bırakmazdı.
Uykumuzu kaçıran mevzular ortaya koymaz mıydı peki? En alasını yapardı. Gaflet uykusunun izale edilmesine belli ki normal uykumuzu kaçırarak başlıyordu.
Kısacası bizi yağmur ormanlarında diri tutmak için lazım gelen neyse onları eksiksiz yerine getiriyordu. Yaşadığımız çamurlu su ortamlarından üzerimize sıçrayanları bir güzel silkeleyip temizlememizi temin ediyordu. Derinliğini bilmediğimiz kuyulara düşmememiz için uyarı levhaları gösteriyordu simgelerle.
Görünümlerimizin harika olmasıyla kifayet etmeyip gönül yapraklarımızı tek tek temizlememiz için yönergeler veriyordu. Renk karışıklığına müsaade etmiyordu. Beyazsak beyaz, pembeysek pembe olmalıydık. Katışık olmak çelişkiydi ona göre. Tüm bunlarla esasen saksımızın toprağını havalandırıp yeniliyordu. Bakım veriyordu ruhlarımıza müşfik bir bahçıvan gibi… Şefik ismi yakışıyordu ona.
…
BUNLARI hatırlamama geçen akşam Üsküdar İkrar Sanat Evi’ne ziyarete gelen otuz yıl önceki arkadaşım vesile oldu. Selamlama şekli ve kalkıp gidiş tarzı ikimizin de içine yer etmiş. Çözememişiz.
“Belki özel bir anlamı yoktu sadece bizi uyandırmak için kendine mahsus bir uyarı sinyaliydi” dedim ama arkadaşım “Sanmıyorum başka bir şey var o işte” dediğinde tekrar aklıma çengel oldu.
Gece yarısı eve döndüğümde firar eden uykumun geri dönmesi umuduyla sosyal medya üzerinde öylesine dolaşırken önüme Lotus çiçeği hakkında bir paylaşım düştü. Gözlerim faltaşı gibi açıldı tabi…
İşi biraz kurcalayınca ona benzediğinden sıklıkla karıştırılan Nilüfer çiçeğine ulaştım. Bir ışık yandı aklımda. Sabahın erken saatinde bizden önce kendisini tanıyan şimdi Diyarbakır’da öğretmenlik yapan arkadaşımı arayarak “Şefik Dede’nin erken kaybettiği eşinin adını biliyor musun?” diye sordum.
“Bilmem mi, elbet biliyorum Nilüfer idi validenin adı” demez mi?
“Ne vakittir biliyorsun?” dediğimdeyse “Başından beri” dedi. “Sevsem mi, sövsem mi bilemedim şimdi” diye çıkışarak telefonu kapattırdım.
Meğer hazret “Yağmur ormanlarının selamı” derken merhume eşi Nilüfer Sultan ile olan muhabbet iletişiminden misal veriyormuş. Her ikisine de gani rahmet ola.
Yarın başlayacağımız Ramazan ayında yağmur ormanlarındaki nilüfer çiçeği misali çamurdan, kirden temizlenmiş ve paklanmışlardan olmak niyazıyla…
Ya Selam!