GENÇLİĞİMİZ pek çok kültür ve dini mahfillerde geçti. Konferanslar, sohbetler, dershaneler, dergahlar, muhabbet ortamları nefes alıp verdiğimiz ve öğrendiğimiz yerlerdi. Meraklıydık. Bilmeye olan iştiyakımız çok yüksekti. Genç olmamıza rağmen sanki yüzyılların susamışlığı vardı üzerimizde. Bu sebeple ne duyarsak kapıyor ne okursak alıyorduk. Renk ve meşrep ayrımı da yapmıyorduk işin doğrusu. Herkesi doğru kabul ediyor, hakikatin kapısı olduğu şeklinde değerlendiriyorduk. Dolayısıyla kimin sofrasını açık görsek doymak için hemen oturuyorduk.
…
ŞAHSİ tecrübe açısından Türkiye Diyanet Vakfı’nın Dr. Tayyar Altıkulaç’ın Diyanet İşleri Başkanlığı yaptığı seksenli yıllarda ilk defa Sultanahmet Camisi avlusunda açılan ‘Dini Yayınlar Fuarı’ çok çarpıcıydı. İslami sahada neşriyat yapan yayınların cem olduğu bu fuar ortamı farklı renklerin bir araya gelmesi bakımından kıymetliydi. Camiamızın ün yapmış pek çok âlimi, yazarı orada bulunuyordu. Şimdiki kitap fuarlarında olduğu gibi sadece imza saatinde bulunmak şeklinden ziyade tüm gün oradaydılar. Bu sebeple hayran olduğumuz, gıpta ile izlediğimiz, kitaplarını okuduğumuz nicesini orada görmek ve oluşan ilmi sohbetleri kenara çökerek dinleme imkânımız vardı.
Biz küçüktük, yancıydık yani. Öyle hemen meselelere dalamazdık. Ortadan fırlayıp mevzunun bitmesini beklemeden alakasız çıkışlar yapıp kendimizi aşikâr edemezdik. Dinlemesini bilirdik.
Bunun bir edep olduğunun henüz unutulmadığı yıllardı ve güzeldi.
…
KİMLER yoktu ki o fuarlarda…
Dr. Haluk Nurbaki, Cüneyd Suavi, Hans Won Aiberg, Yavuz Bahadıroğlu, İhsan Süreyya Sırma, Ahmet Şahin, Mehmet Dikmen, Selim Gündüzalp, Etuğrul Düzdağ, Süleyman Ateş, Vehbi Vakkasoğlu, Yaşar Nuri Öztürk, Hekimoğlu İsmail, Yaşar Kaplan, Edip Yüksel, Mustafa Necati Bursalı, Gürbüz Azak, Ergün Göze, Ahmet Kabaklı, Yavuz Bülent Bakiler, Yusuf Tavaslı, Mustafa Müftüoğlu, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Mehmet Paksu, Agah Oktay Güner, Sevinç Çokum, Ali Rıza Demircan, Mustafa Özdamar, Ahmet Günbay Yıldız, Hayrettin Karaman, Bekir Topaloğlu, Celal Yeniçeri, Emin Işık, Mustafa Kutlu, Mustafa Miyasoğlu, Cihan Aktaş, Sadık Albayrak, Emine Şenlikoğlu, Yıldız Ramazanoğlu, Sibel Erarslan, Hüsnü Aktaş, Ahmet Mercan, Fatma Barbarosoğlu, Beşir Ayvazoğlu, Rasim Özdenören, Kadir Mısıroğlu, Atasoy Müftüoğlu, Yaşar Kandemir, Mustafa Yazgan ilk elden hemen hatırıma gelenler. Dolayısıyla gerçek bir yazarlar geçidi şeklindeydi fuar ve iftar hasırlar üzerinde birlikte yapılırdı. Sonrasında da tadına doyulmaz sohbetler başlardı.
…
KİMİ bulsak kendisini gür akan bir pınar olarak gördüğümüz için hemen tasımızı altına tutuyorduk.
Zamanla istifade ettiğimiz kişiler azalmaya başladı. Meylimiz sayı olarak seyrekleşti. Sadece hoşumuza gidenleri dinleme, yalnız onlardan yararlanma gibi eğilimlerimiz ortaya çıktı.
Şekilleniyorduk. Biçim alıyorduk. Sırf onlardan dinlediklerimizi hakikat sayıp diğer ilim adamlarının, yazarların söylediklerini kendimize uzak tutmaya başladık. Kendimize seçtiklerimizin söylediklerini mutlak gerçek görme ve diğerlerini bunun dışında değerlendirme gibi bir yanılgıya düştük. O kadar ki, yakın arkadaşlarımızla seçtiğimizin yazarların fikirlerini çarpıştırıp üstünlük elde etme yarışına girdiğimizi gördük. Bu nedenle küstüğümüz ve görüşmemeye başladığımız kişiler oldu onca paylaşılmış güzel hatıralara kıyarak.
…
TAM o günlerde sarsıcı bir uyarı almıştım.
Beslenme kaynaklarımı daraltmamın yanlış olduğu yönündeydi bu ikaz. Oysa tüm İslam ve kültür mirasından yararlanmalıydık. Bu seçkinci davranış düşünme dünyamızın fakirleşmesi anlamına geliyordu. Tek yönlü bakmakla neticeleniyordu. Hatta giderek hariçtekileri düşman görme ve ürünlerini de zararlı sayma gibi bir hâle evriliyordu. Bu safhada ikinci uyarı gelmişti. Her kimi dinlersen dinle, kimi okursan oku “Olgusal Gerçeklikten” kopma.
…
MEYLETTİĞİMİZ, büyük saydığımız hatiplerin anlattıklarını incelemek, sağlamasını yapmak, kaynaklarından teyit etmemek bizi “Olgusal Gerçeklikten” koparıyordu.
Ustam Kur’an yorumlarında bulunurken asla kaçırmamamız gereken bir ilke olarak ortaya koymuştu bunu. Okuduğumuz âyetleri anlamaya çalışırken vahyin nüzul dönemini dikkate almanın, o gün yaşanan hâdiselerin ayrıntılarına odaklanmanın, muhatap olan ilk neslin nasıl anladığını kavramanın, atıfta bulunulan meselelerin tarihi arka planına vakıf olmanın kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu söylemişti. Hocam Burûc Sûresinde ifade buyrulan ‘Ashâb-ı Uhdud’ konusunu izah ederken eğer Efendimizden önce yaşanan bu olayı tarihsel açıdan öğrenmezsek ilgili âyetleri anlayamayacağımızı belirtmişti. Ve birçok başka yerlerde de aynı vurguyu hassasiyetle yapmıştı.
…
OLGUSAL GERÇEKLİK dikkatten kaçmamalı.
İlgili zamanın gerçekleşen olaylarını bilmediğimizde okuduklarımızın arka planına vakıf olmadığımızdan çıkarımlarımız eksik hatta belki de yanlış olacaktı.
İşte o günden itibaren dinlediklerime ve okuduklarıma bu ölçü ile yaklaşmaya başlamıştım. Kayıplı değilim. Hatta kazançlıyım. Zira müthiş bir duygulanım ortamı meydana getirerek, hipnotik etki mekanizmalarını da işletip çevresine anlattıklarının vazgeçilmez tek hakikat olduğuna inandırmış nicelerini gördüm. Peşine taktıklarının bu yöntemle gözünü kendisine kapattırmışlardı. Dolayısıyla “Olgusal Gerçeklik” ilkesine göre bunca donanımsızlığıma rağmen benim gördüklerimi göremiyorlardı. İkna etmem ise hiç mümkün olmadı. Radikalliğin zirvelerinden onları indiremedim.
Olgusal gerçekliğin temel özellikleri olan nesnellik, doğrulanabilirlik, evrensellik, marufa uyum, veriye uygunluk, istikrar, neden sonuç ilişkisi demek olan nedensellik, duygu ve düşüncelerden yalıtılmış hakikati benimsemek anlamına gelen öznel bağımsızlık gibi prensiplerden yararlanmadığımız sürece nice hurafeyi gerçek ve yine nice tevili hakikat görüp kendimizi heder etmeyi sürdüreceğiz.
Hâdiseleri kesin kanıtlara dayandırmadan, aklın ve kalbin uyumunu temin etmeden yol yürürsek bu en büyük ziyanımız olacak. Evet, herkesi dinleyelim, okuyalım ama bu prensiple…
Ya Selam!